“Sahiden her şey saçma mı, hayatın hiçbir anlamı yok mu? Bence öyle! Yok, hiçbir şey yok.”
Zülfü Livaneli
Doğuma duyulan sevinç ve ölüme duyulan üzüntü. Ben iki konuda da son derece hissiz kalıyorum. Duygusuz, tepkisiz… Ne her dakika ölebilme ihtimali olan aciz bir bedenin hayata merhaba deyişine sevinebiliyorum, nede her gün %50 ölebilme ihtimali olan birinin hayata elveda deyişine üzülebiliyorum. Zaten bilmiyor muyuz bir gün öleceğimizi? Biliyoruz.
Ama bunu unutarak yaşıyoruz değil mi?
Bazen durup insanları seyredince “Dünyaya kazık mı çakacaksın be adam! Ne için bu hırs, bu mücadele? ” demekten alıkoyamıyorum kendimi. Hiç durmadan okuyup, çalışmak. Mücadele edip, türlü türlü sıkıntılar, zorluklar çekmek. Peki ya ne için? Her an ölebileceğim bir hayattın %1′ini bile mutlu olmadan, zevk almadan geçirebilmek için mi? O halde ne için yaşıyorum ben? Bana sunulan, “hayat” denilen şeyin ne anlamı var?
Hayatımda 16 sene gibi uzun bir süreyi okuyarak geçirdiğimi, sonrasındaki zaman dilimini iyi bir iş bulmaya ve bulduğum işte çalışıp para kazanmakla geçirdiğimi var sayalım. 25 yaşındayım. Neredeyse 25 senedir mücadele ediyorum bir şekilde. Bir gün işten çıkıyorum. Yine çok yorgunum. Hemen eve gidip yatacağım. Gel gelelim ki yürümeye mecalim kalmamış. Oturduğum apartmanın merdivenlerini ağır ağır çıkayım derken hopp ayağım kayıverdi. Başımı merdivene vurdum. Sesi duyan komşular beni karga tulumba hastaneye götürdü. Aaa beyin kanaması geçiriyorum! Olacak iş değil! Hiç ölmeyecektim ki ben. Azami 50 yaşıma kadar çalışıp emekli olabilme hayalimle yaşayacaktım. Daha sonra hayattan zevk almaya başlayabilirdim belki…
İçimizden her an çıkıp gidebilecek bir can ve bu canı heba etmek zorunda bırakan bir hayat. Yaşam bir hiç. Hayat anlamsız. Her an ölebilecek bir bedende doğmak ne büyük ironi!